26 Aralık 2018 Çarşamba

Room Gizli Dünya (2015)


Çok farklı boyutlardan bakıldığında insanı derinden etkileyecek bir dram. Kadın olmak her dönemde zor olmuştur. Dünyamızda erkek egemendir. Farklı psikolojik sorunları olan özellikle bir konuda yetersizliği ve acizliği olan erkekler, kadınlar ve çocuklar üzerinde şiddet veya baskılar yapmaktadır.

Daha geniş anlamda ise savunması ve gücü daha az olan üzerinde psikolojik veya fiziksel şiddete maruz kalıyor.

Film bir odada çocuğuyla beraber kaçırılıp 7 yıl boyunca kilitli kalan bir kadının gerçek hikayesini anlatıyor. Çocuğun sadece gökyüzünü gören bir penceresi ve televizyonundan dünyaya bakışını basit ama etkili anlatıyor.

jack karakterini oynayan jacob tremblay oyunculuğuyla övgüyü hak ediyor. Özellikle kaçış sahnesinde nefeslerinizi tutup bekliyorsunuz...

Dram filmlerindeki yalancı ağır duygusallık yok o kadar sade  akıcı ki duygular iliklerinize kadar akıp gidiyor. 

Filmi sizi içine alır, onun duygularında kendinizi unutursunuz farklı birisi gibi hissedersiniz, mutlu olursunuz hissettiğiniz bu yeni tanıştığınız duygudan. 

Kendinizi ister annenin ister çocuğun yerine koyun, yoğun duygular yaşatacaksınız. 

Şiddet öğesi bulunmaması rağmen şiddeti anlatan bir film. 

Bu filmi izlediyseniz şanslısınız çünkü bazı filmleri keşfetmek şanstır.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Vampir İmparatorluğu - Daybreakers

Konusu, son zamanlarda bol bol izlediğimiz vampirlere ilişkin olmakla birlikte, en azından benim izlediğim diğer filmlerden farklı birkaç yanı var. Spoiler vermemek ama bir yandan da filmin diğer vampir filmlerinden farklı olan noktaları olduğunu belirtmek istiyorum. Mesela daha önce hiç kendi kanından ya da diğer vampirlerin kanından beslenen vampir gördünüz mü? Ben görmemiştim. Bu filmde işte o durum ve sonrasında ne olduğu var.


Ya da vampirlikten kurtulmak mümkün mü sizce, yani geri dönüşü var mı? İşte bu filmde onu araştırıyorlar.

Vampirler dünyayı ele geçirmişler ama kan bankalarında yeterince kan kalmadığı için alternatif arayışları içindeler, bir yandan da dünyada az sayıdan kalan insanları avlıyorlar. Ethan Hawk işte bu alternatifi bulmaya çalışan şirkette çalışıyor ve her gün işe gidip gelirken, bir düzeneğe yerleştirilmiş ve kanları alınan insanlara bakıyor.

Ölümsüz olmak mutlu olmaya yeter mi, neden bir abi kardeşini vampire çevirmek ister o istememesine rağmen, vampir olmak insanları kurtarmaya çalışmak için bir engel mi? Ethan Hawk'ın depresif hayatında bu sorular var.

Çok güzel bir film diyemem, çok kısa kesilmiş bir çok şey ama farklı bir bakış açısı ile diğer filmlerde ayrılıyor olması izlemek için bir sebep bence.

Chako

3 İdiots


Son zamanlar izlediğim en eğlenceli filmlerden biri olduğunu söyleyerek başlamak doğru olur sanırım. "İzleyip de bilgisayarımdan sileyim, harddiskte yer açılsın" düşüncesiyle izlemeye başladığım ama şu an "tekrar izlenecekler" klasörümde bulunan hem güldüren hem ağlatan Hint filmi.


Yönetmeni Rajkumar Hirani olup, eğlenceli dansları, hareketli müziklerinin yanı sıra arkadaşlık üzerine vurgularıyla izlenesi bir film.

Rancho Shamaldas Chanchad,Farhan Qureshi ve Raju Rastogi'nin arkadaşlıkları üzerine kurulu filmde, bu üçlünün mühendis olmak için geldikleri üniversitede tanışıp, ağlayarak gülerek devam eden arkadaşlıkları sonucunda mezun olmaları ve Farhan ve Raju'nun mezuniyet sonrasında ortadan kaybolan Rancho'yu bulmaya giderken geçmişi hatırlamaları şeklinde ilerliyor.

Ailelerini mutlu etmek için mühendis olmaya çalışan, üzerindeki baskı sebebiyle derslerinde başarısız olan, sadece ezber yapıp tekrarladıklarının anlamını sorgulamayan öğrencinin başarılı kabul edilmesi gibi örnekler üzerinden eğitim sistemi ve ailelerin çocuklarının kariyer tercihleri üzerindeki etkileri kimi zaman güldürerek kimi zaman göz yaşartarak anlatılıyor.

Filmin genel olarak pozitif bir havası var ve "all izz well"de bu havayı özetleyen cümle.

Kimi zaman esprileri komik bulmadığım veya dansların, şarkıların gereksiz uzatıldığını düşündüğüm oldu, ki bir çok hareket fazlasıyla abartılıydı, ama yine de nasıl bir filmse, insana huzur veriyor ve yüzde bir gülümse film süresince kalıyor.

Eğer canınız sıkkınsa ve biraz güleyim diyorsanız izleyin derim. Sürekli gülmeyeceksiniz filmi izlerken elbette, ama insanların her şeye rağmen nasıl mutlu olabildiklerini göreceksiniz ve "all izz well" deyip sıkıntılarınızdan kurtulmayı başarabilirsiniz belki de.

Chako

27 Nisan 2013 Cumartesi

Community

Şimdiye kadar bu blogda film ve kitapları hakkındaki fikirlerimizi yazdık ama diziler neden olmasın?

Çok severek izlediğim bir dizinin artık sıkıcılaşmaya başlaması durumu yüzünden yazmak istedim "Community" hakkındaki fikirlerimi.



Şuan 4. sezonu yayınlanan dizinin özellikle ilk 2 sezonu bayağı iyiydi, "hangi bölüm daha güzel" diye karar veremediğim olurdu ama 3. sezondan beri çıtayı bayağı düşürdüler ve bazen izlerken sıkıldığım bile oluyor.

Dizide çok eğlenceli Dekan Pelton diye bir karakte var mesela;



Kılıktan kılığa giren, sürekli Jeff'i elle ve sözle taciz eden ama okulu iyileştirmek için de elinden geleni yapan bir karakter. Ya da bence dizinin en eğlenceli insanı Señor Chang;



Bu karakterleri daha çok kullanmak yerine sıklıkla Abed'in hayal dünyasında gezip, çizgi karakterler izliyoruz. Bazen de zengin, yaşlı ve huysuz bir öğrenci olan Pierce Hawthorne'un kurnazlık yapmak amacıyla ortalığı karıştırmasını. Ya da çalışma grubunun Annie Edison'ı yeni bir olayla çıkıyor karşımıza. Troy gibi, Abed gibi sevimli karakterlerin çocuksu eğlencelerini izlemek yerine Pierce ya da Annie'yi izlemek neden?

Gerçi Troy ve Abed ile ilgili de battaniye ya da yastıklarla kale yaptıkları bölümler vardı, o bölümleri de pek eğlenceli bulmamış, gereksiz yere uzattıklarını düşünmüştüm.

Bir dizinin bu kadar güzel başlayıp, kötü devam etmesi ne yazık.

İMDB'deki 8,7 puanın da dizinin ilk sezonlarında verilmiş oylardan kaynaklandığını düşünüyorum.




Chako

19 Aralık 2012 Çarşamba

Amerigo Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi

Amerigo - Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi
Stefan Zweig
Çeviri: Ogün Duman
Can Yayınları


Kitap biyografi olarak tanımlanmış ancak bu bir kişinin biyografisi - ne Kolomb ne de Americo Vespucci - değil, bu kitap bir kıtanın isimlendirme sürecini anlatır ve Amerika'nın biyografisidir.


Kitabın arka kapağındaki şu cümle tanıtım anlamında bana da yeterli geldi.

"Stefan Zweig, bu eserinde, bugün Amerika olarak bilinen kıtanın bu adı alışının ardındaki inanılması güç rastlantılarla örülü "yanlışlıklar komedyası"nı anlatır."

Amerigo ufak hacimli, tamamı 99 sayfa (fakat bölümler 11. sayfadan başlıyor) 2-3 saat içerisinde rahat okunabilecek tarihsel güzel bir kitap.

Bölüm adlarını vererek bitireyim; 


  • Amerigo (11)
  • Tarihsel durum (14)
  • Otuz iki sayfalık ölümsüzlük için (27)
  • Bir dünya adına kavuşuyor (40)
  • Büyük kavga başlıyor (55)
  • Belgeler yığılıyor (72)
  • Vespucci kimdi? (82)

5 Temmuz 2012 Perşembe

Kagıt


Yönetmen: Sinan Çetin
Senaryo: Sinan Çetin
Oyuncular: Ayşen Gruda, Ahmet Mekin, Zeynep Beşerler, Uğur Bilgin, Öner Erkan, Asuman Dabak


Geniş bir pencereden bakarsak hayatın en acı içten gerçeklerini, güzel ve zeki bir senaryo ile hayata bir es verin ve düşünmek için seyredilesi bir film

Saçma sapan kanunların karşısında memurları tevekkülle dinleyen insanların bürokrasi yüzünden başına gelenleri anlatan kısa bir hikaye ile karşımıza çıkıyor.

Kanunsuz düzenin daha iyi olacağını savunan filmde...
Kaliforniya'da otel odalarında portakal soymak yasak..
Fransa'da domuzlara Napolyon adını vermek yasak...
Her yasak kendi isyancılarını yaratır.. Yasaklar üzerine gidilen filmde Film çekmek için devletten izin alınması...

İnsanların başlarına ne takıp takmayacakları, evlerinde hangi dilde konuşacakları ne giyecekleri ne yiyecekleri yasaları ilgi alanlarına neden girdiği neden ilgilendirdiği sorusunu soruyor ve sorguluyor film.


"20. yüzyılda devletlerin "yasal kağıt"larıyla öldürülen sivil insan sayısı 268 milyondur."  - R.J. Rummel / Death by Government 1997






21 Haziran 2012 Perşembe

Sakkara'nın Kumları

Yazar adı : Glenn Meade

Kitap Adı : Sakkara'nın Kumları



Glenn Meade'in "Brandenburg" kitabını okuduktan sonra "vay be" demiştim ve yazarın diğer kitaplarını da okumaya başlamıştım. "Kar Kurdu"nu beğenmiş olmama rağmen, klasik "Amerika herkesi döver" kitabı "8. Gün"de hayal kırıklığına uğrayıp bir ara vermiştim.

Uzun zamandır Sakkara'nın Kumları'nı raflarda görüyordum, hem Glenn Meade yazmış hem de konu Mısır'da geçiyor diye merak ediyordum ve sonunda okudum.

Günümüzde başlayıp 1940'ların başına kadar giden bir kitap, ve Mısır'da başlayıp, yine Mısır'a dönen.

Kitabı bir gazetecinin sesinden okuyoruz denebilir, bir ölümün arkasından araştırma yaparken Harry Weawer ile karşılaşması ve yıllar önce denenmiş bir suikast hakkında öğrendikleri kitabın konusunu oluşturuyor.

1939'da Mısır'da yapılan arkeolojik bir kazıdan sonra yolları ayrılan Harry Weaver, Jack Halder ve Rachel Stern'in, yıllar sonra yine Mısır'da ve bu sefer Roosevelt'i öldürmek/korumak amacıyla buluşmasının öyküsü.

Kitabın sonu öyle tahmin edilemeyecek bir şey değildi maalesef ve elden bırakılamayacak kadar sürükleyici de değildi ama yine de güzeldi diyebilirim.

Kitapta dikkatimi çeken konulardan biri Roosevelt ve genel olarak İngilizlerin övülmüş olması ve 16.sayfada görüp bütün kitap boyunca aklımı kurcalayan bir cümle;

"Ellisine merdiven dayamış olmama rağmen..."

Birinci tekil şahıstan bahsederken "ellisine" ne kadar doğru olmuş emin olamadım, tabi alternatifi ne olabilir onu da çok kestiremiyorum ama göze batıyor bence.


Chako

19 Haziran 2012 Salı

Sisle Gelen Yolcu

Yazar adı : Jean-Christophe Grange

Kitap adı : Sisle Gelen Yolcu




Uzun zamandır Jean-Christophe Grange'in bir kitabını okumamıştım, geçen hafta rafta görünce "nasılsa okurum bir ara" diyerek aldım ve cumartesi gecesi kitaba başladım. 48 saat bile geçmeden kitabın bitmiş olması ne kadar sürükleyici olduğuyla ilgili bir fikir verir sanırım. Özellikle 169.sayfadan sonra kitap resmen akıp gidiyor.

Kitapta resim var, mitoloji var, psikiyatri var. Bunların yanı sıra da evsizler, uyuşturucu bağımlıları ve elbette cinayetler, bulunamayan katiller var.

Anais Chatelet babasının geçmişini sırtında bir yük olarak taşıyan genç ve güzel bir başkomserdir ve çocukluğundan beri devam eden bazı psikolojik sorunları vardır. Ama kitapta iç dünyasını daha derinlemesine incelediğimiz insan o değil de psikiyatr Mathias Freire'dir.

Mathias'ın dışında Victor Janusz, Narcisse, Nono, François Kubiela'nın yaşamlarından bölümler de görüyoruz. Hepsi biribirinden bağımsız görünen, farklı şehirlerde yaşayan bu karakterlerin arasındaki bağ ise ancak kitabın son sayfalarında netleşiyor.


"ben gölgeyim.
ben avım.
ben katilim.
ben hedefim.
kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak!
peki ya diğeri de bensem?"

Kitapların sonlarını genelde tahmin ederim ama bu kitabın sonunu okuyarak öğrendim.
Bakalım siz tahmin edebilecek misiniz?


Chako

18 Haziran 2012 Pazartesi

Meyhane - L'Assommoir

Kitap adı: Meyhane

Yazar adı: Emile Zola



İlk defa Emile Zola'nın bir kitabını okudum; "Meyhane". Uzun zaman önce aldığım ama bir türlü başlayamadığım bir kitaptı ve başlayınca da bırakamadım.

Gervaise'in Lantier ile olan ilişkisinin bitişiyle başlayan öyküde ilk olarak çalışkan bir kadının, çalışkan bir annenin çabasını görüyoruz. Sevdiği adam tarafından terk edilen kadının, çocuklarından aldığı güçle kendi yağında kavrularak hayatını sürdürme çabası, Coupeau ile tanışması ve evlenmesi ile iyileşerek devam eder. Mutlu ve çalışkan çiftin çabası, dürüstlükleri ve ahlaki zenginlikleri, Coupeau'un geçirdiği kaza ile birlikte yavaş yavaş kaybolur ve ondan sonra bir ailenin çöküşünü görürüz.

Kenar bir semtte yaşayan insanların var olma çabasının, ahlaki çöküş ve tembellik ile nasıl da sekteye uğradığının ve engellenemez düşüşünün öyküsü bu kitap. İnsanların kıskançlıklarının diğerlerine verdiği zararı görüyoruz ve destek olması gereken akrabaların verdikleri zararları. Kan bağının kopartılamayışı, dolayısıyla insanı sarıp sarmalayarak dibe çekmesini görüyoruz.


Dikkatimi çeken konulardan birisi Gervaise'in oğulları ve onların öyküden çıkarılışı. Daha iyi bir yaşam için gönderilen çocukların, alkol ve tembellik batağına saplanan bir anne tarafından unutulmaları. Genel olarak tüm kitaplarda, filmlerde annelerin çocuklarına olan sevgisinin ve bağının öneminden bahsedilir. Bu kitapta bu bağların nasıl zayıflayarak yok olduğunu da görüyoruz. Sonlara doğru unutulan çocuklardan Etienne'in annesine gönderdiği para kadının hayatını kurtarır, ama kadın yine de düştüğü kara delikten çıkmaya çabalamaz.

Kitabın arka kapağında Emile Zola kitabını en iyi şekilde özetlemiş aslında; "Bu eyleme dökülmüş bir ahlak dersidir".

Tavsiye edilir.


Chako

26 Ocak 2012 Perşembe

Çalğı Çengi

Türk filmleri konusunda özellikle de komedi filmleri konusunda ön yargıları olan bir izleyici olarak izlediğim filmin yaklaşımı çok samimi film küfürler içerse bile bunlar yerli yerinde yerleştirilmiş. 

Gülmüyorum kardeşim diyenlerin sorunlarının derinden olduğunu düşündüğüm film. 

Ünlü bir şarkıcı olup günde "20.000 TL " kazanabilecek bir sanatçı olmayı hayal eden iki Teyze oğlunun hikayesini anlatmaktadır. Yine bir sünnet dügününde kuliste tanık oldukları bir olay üzerine mafya ile başları belaya giren teyzeoğullarının  hikayesi 

uzun lafın kısası...

son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri.


30 Aralık 2011 Cuma

Dedemin İnsanları

Dedemin İnsanları

Akıp giden bir film hayat gibi, göz yaşlarınız gibi...

Çağan Usta Bir aşçı özeniyle tuzunuda acısınıda yerli yerinde birleştirmiş...

Babam ve Oğlumdan izler taşıyan filmde; yaşayan veya hayatın en büyük gerçeğiyle sanal gerçeklikten sonsuzluğa uğurladığınız dedenizden ve çocuklukluğunuzdan izler taşıyan filmde her kuşağımızın siyasetin içinde mecburen olduğumuz darbeler ve Askeri yönetim en az acıtacak kadar yansıtılmış.

Film “Babam ve Oğlum”daki gibi Eğede geçiyor.. Eğe insanın o doğal içten ve dürüst yapısını içimizi ısıtacak bir şekilde yansıtıyor...

Karanlıktakiler gibi bu filmdede yine psikolojik problemleri olan bir insanın müthiş oyunculuğuyla karşı karşıyayız..

Hayatın oynadığı oyunlar ve bizim onunla oynadığımız oyunlar sayesinde hepizimiz biraz anormal, “üç şekerli” değilmiyiz...

Filmin fazla sivri bölümleride vardı:

Hayata en güçlü ve kuvvetli şekilde tutunması gereken o kadar hayatın o kadar mücadeleci yönünü yansıtmasını beklediğimiz “Dedemizin” önce Belediye Başkanı karşısında yitirdiği mücadelesini, hastanede de torununa karşı hastalanmak gibi hatta ölüm gibi en büyük gerçeği yaşlı kadına kefen verirken bilmesine rağmen bitmemesi gereken bir sonla bitirmiştir...Torunumuzun hızla ve ilgisiz bir şekilde ki ani değişimi ve kulakları rahatsız edecek düzeyde olan bir dışses...

İzlenmesi ve her karesi yaşanması gereken bir film...

11 Kasım 2011 Cuma

Dans eden dervişler

1908...Bu kitabı alma sebebim...Evet 1908 yılı...Osmanlıda önemli bir yıl...Çünkü II. Meşrutiyetin ilanı...Biraz başa dönersem...Tabi ki lise tarih kitaplarında öğrendiklerimi hatırlamıyorum...Twitter'da takip ettiğim bir kişi 1908 yılının Osmanlı için özgürlükler anlamında önemli olduğunu yazmıştı...Dediğim gibi bu konuda  geçmişten bir bilgi hatırlamıyordum belki de bu anlamda bir şey öğretilmemişti de ondan.


Haftada 2-3 gün yaptığım yürüyüş rotamın üzerinde Tansaş bulunmakta...Yukarıdaki bilgiyi içeren tweet'i okuma hadisesi üzerinden çok fazla geçmemişti...Belki aynı gün belki ertesi gün yürüyüşten dönerken Tansaş'a uğradım...Bazen Tansaş, Migros gibi yerlerde ortaya bir kitap sepeti koyarlar...Ucuzlamış ya da zaten ucuza satılan kitaplar olur sepette...Bu kitabı da böyle bir sepette buldum...Kitap naylon ile kaplı olduğundan içini inceleyemedim...Adı ilk anda dikkati mi çekti..."Dans Eden Dervişler"...Kitabın adının altında seyahatname yazısı da ilgimi arttırdı...Arka kapaktaki "1908 hepimizin bildiği gibi Osmanlı için bir devrim değil, Osmanlı'dan Türkiye'ye giden yolların taşlarının döşenmeye başladığı bir tarihtir aynı zamanda" cümlesi "bu kitabı alayım bari bir ara okurum" dememe sebep oldu.


Seyahat eden kişi yani Sir Harry Charles Luke 1884 doğmuş, Eton College, Trinity College ve Oxford'da eğitim almış. Uzun süreler Ortadoğudaki İngiliz sömürgelerinde bir çok görevlerde bulunmuş bir kişi.


Kitaba dönersem, bölümleri ise şöyle;


Dans Eden Dervişler Şehri
Akşehir'in Hocası
Türkiye'de İslam'ın Etkileri
Türk Halifeliği ve Kökenleri
Bir Başvezirin Son Günleri
Kıbrıs'ta Yasama Meclisinin Açılışı
Mucize Yaratıcı Aziz Andrew
Rahipler ve Patrikler Üzerine
Sahte Mesih
Yitirilen Renklilik


Kitap kolay okunan içinde o güne ait bilgi kırıntıları olan ama yazarın sadece gördüklerinden ibaret olmayan ve hatta daha çok okuduklarından çıkardığı parçalardan oluşmakta...Tabi daha ne olsun denilebilir ama şunu şöyleyeyim her seyahatname böyle ise ben bu türü sevmedim...Bu kitap beni tatmin etmedi açıkçası...Yazar kendisi mi seyahatname demiş yayıncı mı bu şekilde çıkarmış bilemiyorum.


Bölümlere gelince;


Dans Eden Dervişler Şehri bölümünde; Konya'dan, Mevlevilikten ve yapılan semahtan bahsediyor. O konuları geçelim ki zaten birçok kaynakta da yeterince bilgi vardır...Burada ilginç iddialar -çünkü başka belge ya da bilgilerle doğrulatmak lazım- var...Yazarın şoförlüğünün yapan Anadolulu Yunan Charalampos adlı kişinin tek kelime Yunanca bilmemesi ve o zamanki Yunan köylerinde bazen kilise hizmetlerinin bile Türkçe yapıldığı iddiası gibi...Ayrıca Konya o yıllarda yani 1908-09 Bursa ile birlikte Türk nüfusun çoğunlukta olduğu iki imparatorluk şehrinden birisiymiş...Bunu ayrıca araştırmak iyi olur.


Akşehir'in Hocası'nda Nasreddin Hoca'dan bahsetmiş ve o an için anlatılan fıkraları yazmış.




Türkiye'de İslam'ın Etkileri bölümününde ayrıntılarına girmeden yazarın ve atıf yaptığı diğer bir kişinin (Elias Habesci) ilginç bir iddiasını yazayım, yazar imparatorluğun başkenti İstanbul'da, üst sınıfların arasında dinsizlik ve duyarsızlığın uzun süredir yaygın olduğunu iddia ediyor...Atıf yaptığı kişi ise, Türklerin kurucularının asıl kurumlarından uzaklaştıkları iddiasında.


Türk Halifeliği ve Kökenleri; bu bölümdeki yazdığı bilgiler özellikle araştırılmalı ve onaylanmalı...Seyahatname böyle mi olur derken aslında bu bölüm dikkatimi çekmişti...Yazar İslam tarihini 15 sayfada anlatırken kendi seyahat zamanındaki durumu da son iki sayfada değiniyor...Ancak tabi ki bunların hepsi çok ufak bilgi kırıntıları.


Bir Başvezirin Son Günleri; bu bölümde Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa'dan bahsediyor...Kendisi uzun süre başvezirlik yapmış...Ama kitaptaki bu bölüm hayli problemli çünkü verdiği tarihler kendi kendine çelişiyor...Yani pek Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa buradan öğrenilmez gibi.


Kıbrıs'ta Yasama Meclisinin Açılışı; bu başlık içeriği tamamen doğru anlatıyor...Bir bilgi vermek gerekirse üye sayısı 18...6'sı atamayla gelen İngiliz üye, 3'ü Türkler tarafından seçilmiş Türk üye, 9'u Yunan-Hıristiyan nüfus tarafından seçilmiş Yunan-Hıristiyan.


Mucize Yaratıcı Aziz Andrew; Kıbrıs'ta söylenen konuşulan yazılan bir hikayenin anlatıldığı bölüm.


Rahipler ve Patrikler Üzerine; İstanbul piskoposları ile ilgili bir bölüm.


Sahte Mesih; İzmir'li bir yahudi olan ve yahudilere hitap eden Sabatay Sevi'nin kendisini 1666'da Mesih ilan etmesi ve sonrasında yaşananlar ile ilgili bir bölüm.


Yitirilen Renklilik; Bu bölümde Yazar 1912'de İngiltere'de basılan bir kitaptan bahsediyor ve diyor ki, "kitap, resmi anlatımlardaki canlılığın çürümesi üzerine melankolik bir yorum."


Başa bir kez daha dönersem,


Kitabın arka kapağında okuduğum;


"1908 hepimizin bildiği gibi Osmanlı için bir devrim değil, Osmanlı'dan Türkiye'ye giden yolların taşlarının döşenmeye başladığı bir tarihtir aynı zamanda"  cümlesi benim kitaptan beklentimi şekillendirdi ve bu beklenti karşılanmayınca da benim için hayal kırıklığı oldu.


Not: Ogier Ghislain de Busbecq'in "Türk Mektupları" kitabı da bende ki baskıda seyahatname olarak adlandırılmasa bile, bir yabancının Osmanlı'dan 1555-1560 arası yazdığı 3 mektup ve Viyana'ya döndükten sonra yazdığı 1 mektuptan oluşmuş seyahatnamedir....Mektubun muhatabı kendisi gibi diplomat olan Nicholas Michault'tur.

3 Eylül 2011 Cumartesi

The Kid

Jackie Coogan'ın sergilediği mütiş oyuncusuyla göz dolduran 
Charles Chaplin zekasının seyirciyle paylaştığı 1921 yapımı her karesinde tarih ve chaplinin sefaleti ve sevimliliği yan yana geldiği eşsiz yapım...

Filmi izlediğimizde  Türk filmlerinde defalarca kullanılan sahneler olduğunu fark edeceksiniz.

Film hem sessiz hem siyah beyaz hemde 80 sene önce yapılmış ama hala akıcı hala komik hala güzel...


Yormadan kendinizi, verin 53 dakikanızı 69 numaralı kapının içine girin kapının önünde yaşayın ki yaşamın size mutluluk ve huzurla doldurduğunu göreceksiniz.

iyi seyirler..

1 Eylül 2011 Perşembe

Rio


Blu isimli papağının macerasını anlatan film, Blu The social network'un (facebook) başrol oyuncusu Jesse Eisenberg tarafından seslendiriliyor.

filmin konusu kiwi isimli animasyonu hatırlattı uçamayan kuş konusu işlenmiş (http://www.youtube.com/watch?v=sdUUx5FdySs&ob=av3n). oldukça eğlenceli animasyonda zamanın nasıl aktığını bilemeyeceksiniz içiniz kıpır kıpır olacak müziklerde eğlencenize eğlence katacak şekilde seçilmiş.

samba biraz sıkabilir benim gibi uzun süre aynı şeyin etkisinde kalmaktan hoşlanmıyorsanız.

film imdb'den 7.1 puan almış filmin olumsuz yönü olarak çok yaratıcı bir konusu olmaması.

eğlenceli vakit geçirmek için seyredilesi bir film.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Arafat'ta Bir Çocuk



Kitap adı: Arafat'ta Bir Çocuk

Yazar adı: Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli ve yazarlığı hakkındaki fikirlerimden daha önce de bahsetmiştim, beğenirim kendisini. Geçen yıldı sanırım, "aaa zülfü Livaneli'nin öyküleri, arada sırada birer tane okurum" diyerek almıştım Arafat'ta Bir Çocuk kitabını. Ama ilk birkaç öyküden sonrasını okumamıştım, ta ki bugüne kadar.

Bu sabah Mülksüzler adlı kitabı (yeniden) okurken aklıma geldi ve bir öykü daha okuyayım diye başladım. Ve tüm kitap bitti.

Bahsettiğim gibi öykü kitabı, bu sebeple burada özetlerini yazmak istemiyorum. Ama şunu belirtmek isterim ki, öykülerde genel olarak bir melankoli, keder, yalnızlık var. Dışarıda bulutlu, kapalı bir hava varmış duygusu doldu içime okurken.

Zaten öyküler genel olarak mutsuz, hayal kırıklığına uğramış, aldanmış insanlara ilişkin.

Tavsiye eder miyim? Evet, sonuçta Zülfü Livaneli.



Chako

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bilimin Öncüleri





Kitabın bendeki baskısı Tübitak yayınlarından çıkan 3. basım (Mart 1995)...Hatırlıyorum da o zamanlar Tübitak "Tübitak Popüler Bilim Kitapları" dizisine başladığında heyecanlanmıştım...Sanırım başkaları da heyecanlanmış olacak ki "Bilimin Öncüleri" ilk baskısı Ocak 1995'te 2500 adet yapılmasının sonrasında aynı yılın Mart ayında iki kez daha aynı adette baskı yaparak üç ayda 7500 rakamına ulaşmış..."Bilimin Öncüleri" "Tübitak Popüler Bilim Kitapları" dizisinin 9. kitabı...Serinin ilk kitabı "Hayatın Kökleri"'ydi...Bu arada bilgimi kontrol etmek için internete baktığımda Tübitak'ın resmi sitesinde bir rakam gördüm yazmadan edemeyeceğim...Popüler bilim kitaplarının yayınına 1993 yılında başlanmış, kitap sayısı 356'ya ve şimdi dikkat lütfen baskı sayısı 11.500.000'e ulaşmış...Sevindim yahu...Güzel rakamlar bunlar...Tübitak'ın gerek "Bilim ve Teknik" dergisi ile gerek bu serisiyle Türkiye'ye çok olumlu etkileri olduğuna inanıyorum...Bu arada fark ettim ki daha kitabın içeriğine girememişim :))


Gelelim kitaba...Kitap Cemal Yıldırım tarafından kaleme alınmış...Sanırım artık başka yayınevlerinden basılıyor...Tübitak baskısı üç bölümden oluşmakta;

  • Giriş
  • Bilimsel Düşünce Yöntemi
  • Bilimin Öncüleri
Giriş bölümünde; Bilim nedir? Ne değildir? ve Bilim Tarihine Kısa Bir Bakış Başlıklı iki kısa alt bölüm var.

Bilimsel Düşünce Yöntemi bölümü de; Bilim Etkinliğinin Niteliği, Bilimsel Yöntem, Bilimsel Buluşta Yöntem Yok mu?, Hipotez Gözlem İlişkisi ve Bilimsel Kuram: Yapı ve İşlevi diye beş alt başlıktan oluşmakta.


Bilimin Öncüler bölümü ise; -ki kitaba adını vermiştir- 47. sayfadan itibaren başlayıp sona yani 218. sayfaya kadar süren ana bölümdür...Bu bölümde 26 bilim insanı hakkında en kısası 5 sayfa en uzunu 11 sayfa olan kısa kısa bilgiler ilginç ayrıntılar verilmiş...Kitabın bu özelliği her an her yerde okunur hale gelmesini sağlıyor...Bu arada kitap cep boyutunda.


Kitabı anlatmaya başlayınca tamamını yazma eğiliminde olduğumun farkındayım :)) Bu sorunu çözmem lazım bir ara!


Şimdi 26 bilim insanını tek tek yazacağım...Çoğu zaten tanınan isimler özellikle çok tanınmadıklarını düşündüklerimin yanına kitaptan bir iki cümle yazacağım...Bu şekilde de yazımı tamamlayayım...Ama unutmayın yazmadığım çok ilginç şeylerde olacak.

  • Archimedes (Arşimet) (M.Ö. 287-212)
Kralın tacının saf altın olup olmadığının Arşimet tarafından tespiti ile ilgili hikayeyi bilmeyenler buradan öğrenebilir...Haa haa merak edin.

  • Öklid (Eukleides)
Hani şu geometrici adam.

  • Eratosthenes (M.Ö. 273-192)
Döneminin Arşimet'ten sonra en büyük öncüsü, İskenderiye büyük kütüphanesinin yöneticisi, arzın küresel olduğunu iddia eden ve dünyanın güneşe uzaklığını 92 milyon mil olarak hesaplayan (gerçekte 93 milyon) bir tip.

  • Leonardo da Vinci (1452-1519)
Yukarıdaki iki kişi arasındaki tarihi uçurum dikkatinizi çekmiş olabilir ya da olmalı...İşte bu arada (tamamında olmasa da) kimler daha etkin ya da gelişme kaydetmiş tahmin edin...Araplar...Bununla ilgili de yine ilerideki yazılarımda (Tübitak kitaplarımı kurcaladığımda yazılar buldum) bahsedeceğim inşallah...Avrupa'nın adeta unuttuğu Yunan klasiklerini, felsefecilerini Araplar ve Arapça üzerinden tekrar keşfetmiş...Bunu diyen kişi şöyle de bir ekleme yapmış Yunanca bilmek Aristoteles'in Fizik'ini çevirebilmek için yeterli değildi...Ayrıca onu anlayacak düzeyde felsefeyle de ilgili olmak gerekirdi...Sanırım bir dönem Avrupa Felsefeden - düşünceden - hayli uzaklaşmış ki Ortaçağ karanlığına düşmüş...Ulan konuya bir parantez açıyorum olay uzuyor da uzuyor...Sanırım ben bu işi beceremeyeceğim.

  • Nicolaus Copernicus (Kopernik) (1473-1543)
Dünya merkezli sistemden Güneş merkezli sisteme geçiş desem...Bak yaa birde kafam nereye takıldı...Kopernik astronomi, matematik, hukuk ve tıp dallarında 6 yıl süren bir üniversite öğrenimi geçirmiş...Buradan çok güzel büyük bilimsel gelişmeler ve farklı ilgi alanlarına sahip olma üzerine yazı çıkar...Herkesin uzmanlaşması belki de bugünlerdeki en önemli problemdir de haberimiz yoktur...Bence üniversitelerde bunu düşünmeli!

  • Francis Bacon (1561-1626)
Bilimin yeri ve önemi.
  • Galileo Galilei (1564-1642)
Eee yani herkes tanıyordur herhalde bu amcayı...Bir şey yazmayacaktım ama dayanamıyorum...Şu isimlere bakın...Kitaptan, "Rönesans'ın büyük sanatçısı Michelangelo'nun öldüğü yıl dünyaya gelen, Newton'un doğduğu yıl dünyadan ayrılan Galileo, Francis Bacon, Descartes, Kepler ve Shakespeare gibi ünlülerle çağdaştı." Birde Galileo evreni kitaba benzetmiş ve bu kitabın dilinin de matematik olduğunu söylemiş kişidir...Kendisinin "İki Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" kitabı bende var...Ama daha okuyamadım...Tuğla kitap kategorisindedir...Salviati...Simplicio...Sagredo!

  • Johannes Kepler (1571-1630)
Kendisinden bir cümle, "Sadece Mars'ın yörüngesini belirlemem beş yılımı aldı."

  • William Harvey (1578-1657)
Kitaptan, "Astronomide Kopernik'in, fizikte Galileo'nun başlattığı devrimci atılımı tıpta Harvey gerçekleştirir." Ben kan dolaşımı diyeyim yetsin.

  • Robert Boyle (1627-1691)
Küçük yaşta Latince, Yunanca ve Fransızcayı öğrenmiş zaten İngilizce var etti mi 4 ekle yanına bir 0...40 MHP'nin 40. yılı hadi dağılın...Bu arada pozitif ve negatif elektrik yüklerini keşfetmiş, kimya "Boyle Yasası" falan...

  • Christiaan Huygens (1629-1695)
Geçimini gözlük camı yaparak sağlayan filozof Spinoza ile işbirliği sonucu daha iyi bir teleskop, saat yapımı, sonra saattin dünya ile ilişkisinden yola çıkarak ekvatordaki şişkinliğin hesaplanabileceği gerçeği, ışığın dalga kuramının öncüsüdür parçacık kuramını ise Newton temsil eder tarih boyunca da bilim insanları iki kuram lehinde de görüşler ileri sürmüşler...Zaman zaman bir görüş öne çıkmış zaman zaman diğer görüş ama geldiğimiz noktada ışık hala gizemini koruyor...Önemli bir konu.

  • Sir Isaac Newton (1642-1727)
Philosophia Naturalis Principia Mathematica - Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri en güzel kitap isimlerinden birisidir bence...Kendisi hakkında daha fazla yorum yapmak istemiyorum.

  • Antoine Laurent Lavoisier (1743-1794)
1789 Fransız İhtilalının getirdiği terörün kurbanı bilim insanı, modern kimyanın temelini atan kişi...İki suçlama nedeniyle yargıç karşısına çıkmış...Devrim karşıtı aristokrasi ile ilişkisi ve vergi toplamada usulsuzluk...Yargıç ölüm cezası vermiş...Bilim çevreleri aman efendim yapmayın manyak mısınız bu adam büyük bir bilim adamıdır demişler...Yargıçın cevap, "Cumhuriyet'in bilginlere ihtiyacı yoktur!"
  • John Dalton (1766-1844)
Modern atom teorisi, on iki yaşında kendi okulunu açıp 15 yıl ders veren insan, kendisi renk körüymüş zamanının bir bölümünü de buna ayırmış...Tıp dilinde renk körlüğü = daltonizm.

  • Michael Faraday (1791-1867)
Amper, elektrot, anot, katot, elektrolit, iyon vb...Bir noel sabahı karısını Kraliyet Enstitüsüne götürür ve sürpriz bir hediye verir...Elektrik akımıyla sürekli bir mekanik devinim sağlayan basit bir düzenek...Yani elektrik motorunun ilk örneği :)) Aferin Faraday...Allah tan bu hediye çok popüler olmamış.

  • Charles Darwin (1809-1882)
  • Johann Gregor Mendel (1822-1884)
Keşiş...Bezelye...Genetik biliminin kurucusu.

  • Louis Pasteur (1822-1895)
Pastorizasyon...Kuduz aşısı...Fermantasyon.

  • James Clerk Maxwell (1831-1879)
14 yaşında Edinburg Kraliyet Akademisinden ödül...Radyo, radar, televizyon vb icatlara yol açan elektromanyetik ve ışık alanlarındaki devrimsel atılımlar, renk bileşenleri, Saturn halkaları...

  • Ivan Pavlov (1849-1936)
Sindirim sistemi üzerine çalışma ile Nobel.

  • Marie Curie (1867-1934)
Tüm zamanların en büyük kadın bilim insanı...İki kez Nobel...Al bi kırık daha...Matematik, fizik, kimya, astronomi, müzik ve şiir dersleri al...Mezun ol...Sonra fizik master derecesi sınavında birinci ol...Bir yıl sonra matematik master çalışmasına başla...Sonra ilerleyen yıllarda Polonyum'u Radyum'u bul...Arada 2 çocuk yap...Oooooo!

  • Max Planck (1858-1947)
Enerji ve radyasyon üzerine çalışma...Kuvantum teorisinin temelleri...Uzmanlık alanı termodinamik teori...Tek oğlu 1944'te Hitler'e suikast girişimi ile suçlanmış, Naziler Nazizme inanç ve bağlılık duyurusunu imzalaması karşılığında oğlunu idam etmeyeceklerini söylemişler....Planck imzalamamış.

  • Ernest Rutherford (1871-1937)
Radyoaktivite...Nobel'li bir zat.

  • Albert Einstein (1879-1959)
Sustum.

  • Niels Bohr (1885-1962)
Nobel'li bir Fizikçi...Bir tartışmada şöyle demiş: "Bu teorinin çılgınca bir şey olduğunu biliyoruz. Ama ayrıldığımız nokta, teorinin, doğru olması için yeterince çılgınca olup olmadığıdır."

  • Werner Heisenberg (1901-1976)
Bir başka Nobel ödüllü fizikçi.

5 Ağustos 2011 Cuma

Senatör





Kamran İnan'ın 1973-79 arasındaki siyasi olayları ve Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu anlattığı kitap...Kamran İnan 1973-1979 Bitlis senatörü, cumhuriyet senatosu dışişleri komisyonu başkanı, Türkiye-AET karma parlamento komisyonu başkanı ve 1977-1979 enerji ve tabii kaynaklar bakanıdır...Kitapta dönemin partilerini (CHP, MSP, MHP ve AP - kendi partisidir fakat en çok eleştirdiği partidir) özellikle AP liderini yani Süleyman Demirel'i ve CHP lideri yani Bülent Ecevit'i yoğun bir şekilde eleştirmiş, iki liderin sadece kişisel hırsla, iktidar olma ya da iktidarda kalma isteğiyle çalıştıkları, memleket için bir şey yapmadıkları hatta iki büyük partinin ve liderlerinin sürtüşmesinden Türkiye'nin kaybettikleri olduğunu örneklerle anlatmıştır.

Ayrıca Demirel ile girdiği genel başkanlık mücadelesi sürecinde Demirel'in parti içi oyunlarla kendisini engellediğini söylemektedir.

İçinde, yurt dışı temaslarda bazı milletvekillerinin toplantılar yerine alışverişe gittiği gibi ayrıntılarda var...Tabi o dönem Türkiye'de bazı ürünler bulunmamaktadır, Avrupa ile farklar daha büyüktür ama milletvekillerinin toplantıları bırakıp çarşıya çıkmaları için ancak komik bir gerekçe olabilir...Ne adamlar yaaa...Çok istiyorsan bir gün önce git ya da bir gün geç dön...Toplantına katıl dimi!...Bu tarzda bir çok örnek bulunmakta, insan okuyunca ee Türkiye'nin o hallerde olması normal diye düşünüyor.


Belki biraz daha siyasi olaylardan ayrıntılar verebilirdim ancak kitabı okuyalı esasen bayağı oldu, bende olan bir kitapta değil tekrar kurcalayarak bir şeyler yazayım...Kütüphaneden alıp okumuştum...Bence siyasete ve siyaset tarihine meraklı kişiler için güzel bir kitap.

24 Temmuz 2011 Pazar

Sokrates'in Savunması




İlk önce kitabın bendeki baskısından söz edeyim...Kitap Remzi Kitabevi'nin Yunan ve Latin Klasikleri serisinin 7. kitabı...Birinci baskısı 1979 yılında yapılmış, elimdeki baskı ise Mart, 2002'deki sekizinci baskı...Çevirmeni ise Teoman Aktürel.

Kitap cep boyutunda tamamı 63 sayfa ancak esas kısım 9. sayfadan başlıyor yani "Savunma" gerçekte 54 sayfa ve çok rahat bir şekilde en fazla 1.5 saatte okunabilecek bir yazı...Bunları sizde okuyun diye yazıyorum, teşvik ama primi değil :))

Kitaba geçmeden önce 1-2 bilgi kırıntısını da yazmak fena olmaz...Sokrates ( M.Ö 470 - M.Ö 399) kendisi yazılı bir eser bırakmamışken onun (öğrencileri demek çok doğru olmayabilir) sürekli takipçilerinden, dinleyicilerinden bazıları tarafından diyalogları yazıya dökülmüştür...Bu kitaplaşmış diyaloğun ise yazıcısı Platon (M.Ö 427 - M.Ö 347) (Eflatun)'dur....Sokrates'in Savunmasını bir de Ksenofon (M.Ö 430 - M.Ö 355) (Xenophon) yazılı hale getirmiştir, belki başka dinleyicilerde bir şeyler karalamıştır kim bilir!

Kitabın başında çevirmenin "Sokrates'in Savunması Üzerine" başlıklı 3 sayfalık bir yazısı var ki, oradan Ksenofon'ın yazdığı Sokrates'in Savunması'nın öncesi, sonrası, tartışılan pozisyonları da içine aldığını tahmin edebiliyoruz...Bu savunmadan bir diyalogda aktarılmış;

"Kendisini savunmayı düşünmeyen Sokrates'e şaşan gönüldaşı Hermogenes'i "Bütün yaşamın boyunca yaptığım başka bir şey miydi?" diye yanıtladı. Anlamadım, nasıl? "Hiç bir haksızlık etmeden yaşamak".

Hee al cevabı otur Hermogenes efendi :))

Yine aynı bölümden Sokrates'in iki kez yazılı savunma yapmak için denemelerde bulunduğunu ama kutsal belirtinin onu alıkoyduğunu öğreniyoruz...Sonrasında Sokrates sözlü savunma yapmıştır.

Kitaptan öğrendiğimiz bilgiler ise Sokrates'in yargılama sırasında 70-71 yaşında olduğu ve Atina'da yargılamaların geleneksel olarak 1 günde tamamlandığıdır...Tabi bir de suçluluk kararının 500 ya da 501 oy içerisinde 60 oy fazlalıkla alındığıdır...Bu demek oluyor ki ufak bir matematik hesabıyla karar, toplam oy sayısını 500 kabul edersek, 280 suçlu ya karşı 220 suçsuz oy ile alınmış.

Kitaba geçsek mi artık, :))

Şöyle başlayalım suçlayıcılar;

Sokrates'in deyimiyle,

  • Meletos ozanların
  • Anytos el işçileri ile siyasal adamların
  • Lykon söylevcilerin,
hınçlarını dile getirerek bu kara çalmaları yapan kişiler.

Suça gelince,

Çevirmen ön yazısında suçu, "devletin tanrılarını tanımamakla, ortaya yeni kutsal yaratıklar atmakla, gençliği baştan çıkarıp, doğru yoldan ayırmak" olarak belirtiyor.

Sokrates ise savunmasının bir yerinde suçlamanın "yeraltında, gökyüzünde olup bitenleri araştırıyor, açıkça; eğriyi doğru diye gösteriyor, başkalarına da kendisi gibi olmalarını öğretiyor." olduğunu birazda dalga geçercesine ya da suçlamanın saçmalığına dikkat çekmek adına dile getirmiş...Dalga geçtiği hissine ben kapıldım en azından.

Eveeet...Kitaba yani savunmaya dönersek, üç bölümden oluşuyor;

Sokrates,
  • 1. bölümde, suçlamalara karşı savunmasını yapıyor.
  • 2. bölümde suçlama kabul edildiği için cezasının saptanması üzerine konuşuyor yani öneri de bulunuyor ki (para cezası miktarı gibi) o zaman Atina'da sanırım bu bir zorunluluk ya da gelenekti.
  • 3. bölümde ise cezası belli olduktan sonra bunu yorumluyor ve sonuçlarını tartışıyor.
Sokrates ilk bölümde kendisini suçlayanları "bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar." diye ikiye ayırıyor ve savunmasına ikinci gruba cevaplarla başlıyor...Kendisi hakkındaki olumsuz düşüncelerin az buçuk bilge olmasından kaynaklandığını söylüyor ve bu sürecin nasıl geliştiğini de anlatıyor.

Sokrates'in çocukluk arkadaşı olan Khairephon bir gün Delphoi'ye (tapınak) gidip biliciye (çevirmen böyle çevirmiş ama orijinali ne merak ettim) dünyada Sokrates'ten daha bilge biri olup olmadığını sormuş, aldığı cevap ise yoktur şeklindeymiş...Asıl Sokrates ile ilgili hikayede bundan sonra başlamış.

Sokrates'te bu cevap üzerine, "Tanrının demek istediği ne ola, sözlerinin gizlediği anlam nedir? Çünkü ben, biliyorum ki, az ya da çok bilge değilim. Peki öyleyse, benim en bilge olduğumu belirtirken ne demek istiyor?" diyor ve yola koyuluyor, toplumun bir çok kesiminden (devlet adamları, ozanlar, tragedya yazarları vs.) insanlarla konuşuyor onları adeta sorguya çekiyor ve onların bilgisiz olduklarını ortaya çıkarıyor...Bunu gören takipçisi gençlerinde aynı yolu izleyerek bir çok kişiyi bulup bu şekilde incelediklerini, sıkıştırdıklarını ve tüm düşmanlıkları da böyle kazandığını anlatıyor...Eee yani kim kendisine direk olmasa bile dolaylı da olsa sen bir şey bilmiyorsun denilmesini ya da bilgisizliğinin ortaya çıkarılmasını ister ki...Kendisini geçmişten beri suçlayanların nedenini bu şekilde açıkladıktan sonra o anki suçlayanlara geçiyor...Sokrates'ten daha bilge insan yoktur Tanrı sözü için vardığı sonuç ise bunu çürütemediğidir...Çünkü diğerlerinin bir şey bilmedikleri halde bildiklerini zannettiklerini ama kendisinin en azından bilmediğini bilmesi sebebiyle onlardan üstün olduğunu anlıyor...Bu bölümün sonuna doğru, olası ölüm cezasını tahmin ettiğinden, Sokrates bir benzetme yaparak eğer öldürülürse devletin başına gelebilecekleri anlatıyor...Çünkü kendisi "yavaş ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devleti yerinden oynatmak için Tanrının tebelleş ettiği bir at sineği"'dir...Atina'lılara bu at sineğinden mahrum kalmamaları gerektiğini söylüyor.

Sokrates ikinci yani mahkemedeki suçlayıcılarına da cevap veriyor, onların başı olarak Meletos'u gösteriyor ve "gençleri baştan çıkarmak, doğru yoldan ayırmak, devletin Tanrılarına inanmamak, bunların yerlerine yenilerini koymak" ile suçlandığını tekrar ediyor...Bu noktada Meletos ile diyaloga giren Sokrates onun iddialarını çürütüyor ki bu kısımların daha fazla ayrıntısını vermeyeyim...Yoksa kitabın tamamını anlatacağım :)) Yaklaşık 9 sayfa kadar süren bu konuşmadan sonra Sokrates Atina'lılara seslenmeye başlıyor...Hayatı boyunca yaptığı eylemlerde ölüm korkusu ile hareket etmediğini, içindeki Tanrısal sesin kendisine yol gösterici olduğunu, bu sorgulamalarına da Tanrının emri olması sebebiyle devam edeceğini, bu kısmın sonunda ise diğer kişiler gibi yargıçlara yalvarıp yakaran birisi olmayacağını bunun onurlu bir davranış olmadığını, önemli olanın yargıçları aydınlatmak ve onları suçsuzluğuna inandırmak olduğunu söylüyor ve son cümlesinde ise, "bu işi sizin ve benim için hayırlısı ne ise ona karar vermek üzere size ve Tanrıya bırakıyorum" diyerek bitiriyor.

İkinci bölümde ise, ki cezasının belirlendiği bölüm, diğer insanların yaptığı gibi adeta el pençe divan durmayacağını, kendini hiç bir cezaya yaraşık bulmadığını, zaten ceza için ödeyebileceği para miktarının kısıtlı olduğunu, sevenlerinin bile desteğiyle az bir miktar ödeyebileceğini söyleyerek ölüm cezasının yolunu açıyor...Bu bölümde ünlü "sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez" sözü geçiyor.

Son bölümde ölüm cezasıyla birlikte cezayı verenleri daha kötü günlerin beklediğini, kendisine ölüm cezası vererek yaşamlarının sorgulanmasından kurtulamayacaklarını söylüyor...Ölüm üzerine de bir konuşma yapıyor ve burada ölümün iki sonucu olabileceğini birincisi ölüm sonsuza kadar süren bir uyku olması halinde kralların bile deliksiz bir uyku geçirdikleri gece sayısının sayılı olduğundan söz ediyor ve bunun çokta kötü bir şey olmadığından dem vuruyor...İkinci olarak ise ölümün adeta ölüm sonrası hayata bir tünel olabileceğini söylüyor ki burada nice geçmiş önemli insanlarla tanışabileceğini ve onlarla da sohbet edip bilgelik araştırmasına devam edebileceğini, hem orada ölüm cezasına da çarptırılmayacağını söylüyor.

Sokrates'in Savunması'ndaki son sözü ise,

"Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye sizler yaşamaya. Hangimiz daha iyi? Tanrıdan başka kimse bilmez bunu."

Sonuç: Bu kitabı tanıtmaya çalışmak ne kadar doğru yapılabilir bilmiyorum...Ama en azından haberi olmayanlar ve buraya yolu düşenler keşfetmiş olur...Bana deseler ki insanlara kitap tavsiye et...Birisi mutlak bu olur...Alın, okuyun.